Moda İskelesi'nde deniz kenarındaki bir çay bahçesi: masanın iki yanında kasketli iki yaşlı vapur kaptanı, önlerinde mikrofonlar; ortada küçük bir üçüncü mikrofon, çay bardakları ve taşmış bir çay, aralarında 'TAMAM' yazan bir konuşma balonu, köşede ışıklı pembe karaoke mikrofonu ve 117 izleyicili bir CANLI yayın ekranı; arkada denizde bir vapur

Elif'le pazarlık, iki kaptanın pazarlığından daha uzun sürdü.

Önce yer meselesi. Elif kendi stüdyosunu önerdi; Kurtuluş'ta, duvarları köpükle kaplı, mikrofonları gerçekten mikrofon olan bir oda. Dedem teklifi duyunca kahvaltıda çatalını bıraktı. "Karşı tarafın limanına yanaşmam. Tamam." Ben bizim mutfağı önerdim. Elif yarım saat sonra yazdı: "Dedem 'Nuri'nin mutfağında buzdolabı bile ona taraf tutar' diyor."

Haksız da sayılmazdı.

Sonunda tarafsız sularda anlaştık: Moda İskelesi'nin önündeki çay bahçesi. Cumartesi, öğlen on iki. Masa Elif'ten, internet benden, çay bahçeden. Dedem tarafsız suları beğendi. "Denizin olduğu yerde kimse yalan söyleyemez," dedi. Babaannem "O zaman sen niye hep balkonda konuşuyorsun?" dedi ama dedem onu da rüzgâra verdi.

Kurallar

Cumartesi sabahı dedem iki saat hazırlandı. Lacivert ceketini giydi, kasketini fırçaladı, bıyığını kırk bir yıllık bir titizlikle düzeltti. Seyir defterini bir naylon poşete sardı, "nem" dedi. Pembe mikrofonu da cebine koydu. "Moral," dedi. Babaannem de geliyordu. "Tanık olarak mı?" dedim. "Seyirci olarak," dedi. "Kırk yıldır bu maçı bekliyorum."

Çay bahçesine on bir buçukta vardık. Elif oradaydı bile. Masaya iki gerçek mikrofon, bir ses kartı, kulaklıklar ve bir telefon sehpası kurmuştu. Otuzuna yakın, saçlarını kalemle tutturmuş, gözlüğünün kenarında bant olan biri. Elini sıktım. "Buzdolabı sesini getirdin mi?" dedi ilk iş olarak. Getirmiştim. Telefonumda, on iki saniyelik bir iç geçirme.

Şükrü Kaptan on bire beş kala geldi. Dedemden uzun, dedemden ince, sakalı bembeyaz, kasketi dedeminkinden bir numara büyük. Dedemin kasketine baktı. Dedem onun kasketine baktı. Elli yılın bütün seferleri o iki saniyede gidip geldi.

"Nuri," dedi Şükrü.

"Şükrü," dedi dedem.

Sonra Şükrü babaanneme döndü ve yüzü bir anda başka bir yüz oldu. "Saadet Hanım. Hiç değişmemişsiniz."

"Sen değişmişsin," dedi babaannem. "Çayını hâlâ taşırıyor musun?"

Şükrü bir süre sustu. "Bazen," dedi.

Elif kuralları anlattı. Kurallar onun fikriydi ve bence dâhiceydi. "İkiniz de telsizcisiniz," dedi. "O zaman telsiz kuralıyla konuşacağız. Biri konuşurken öbürü susar. Konuşan, sözünü bitirdiğinde 'tamam' der. Ancak o zaman öbürü başlar. Kimse kimsenin sözünü kesmez. Kim kural dışı konuşursa, ben onun mikrofonunu kısarım."

İki kaptan birbirine baktı. Bu kuralı reddetmenin yolu yoktu. İkisi de hayatlarının kırk yılını bu kuralla geçirmişti.

"Kabul," dedi Şükrü. "Tamam."

"Kabul," dedi dedem. "Tamam."

Daha başlamadan iki tamam harcanmıştı.

Canlı

On ikide canlı yayını açtık. Ekranda "9 izleyici" yazıyordu. Dokuzun üçü bizdik.

İlk tur sakin geçti. Şükrü kendini tanıttı, dedem kendini tanıttı, ikisi de birbirinden "değerli meslektaşım" diye bahsetti ve bu kelimeyi ikisi de bir bıçağın sapını tutar gibi tuttu. Sonra Elif sordu:

"On dört Şubat bin dokuz yüz yetmiş dört. Sabah yedi kırk. Haydarpaşa açığı. Dümende kim vardı?"

Şükrü öne eğildi. Sesi o piyanolu bölümdeki gibi pürüzsüzdü.

"Değerli dinleyiciler. O sabah görüş elli metrenin altındaydı. Nuri, maalesef, kendini iyi hissetmiyordu. Yedi otuz beşte aşağı indi. Ben dümene geçtim. Şilep sancaktan çıktığında..."

Ve on bir dakika konuştu.

Tamam demedi.

Dedem önce bekledi. Sonra parmağını masaya vurmaya başladı. Sonra bana baktı. Sonra Elif'e baktı. Elif omuz silkti; kural kuraldı. Şükrü şilebi anlattı, sisi anlattı, Yunan kaptanın küfrünü anlattı, sonra hiç ilgisi olmayan bir şekilde 1977'deki bir lodosu anlattı. Cümlelerinin sonuna geldikçe yavaşlıyor, dedem nefes alıyor, Şükrü virgül koyup devam ediyordu. Bu, bir insanın konuşması değildi. Bu bir kuşatmaydı.

Ekranda yorumlar akmaya başladı. "Tamam desin artık", "amca nefes al", "öbür dede patlayacak". İzleyici sayısı yirmi üç olmuştu.

On birinci dakikada Şükrü sonunda bir yere vardı: "...ve böylece çarpışma önlendi, değerli dinleyiciler..."

Dedem kıpırdandı.

"...ancak şunu da eklemek isterim ki..."

Dedem yeniden oturdu.

İşte o zaman babaannem, masanın ucundan, çay kaşığını bardağın kenarına tıklatıp, net ve tarafsız bir sesle:

"Tamam," dedi.

Şükrü durdu. Elif durdu. Çay bahçesinde, yan masada tavla oynayan iki adam bile durdu.

"Kural dışı," dedi Şükrü.

"Ben yarışmacı değilim," dedi babaannem. "Ben liman başkanlığıyım."

Elif, gözleri yaşarmış, babaannemin önüne üçüncü bir mikrofon itti.

Telsiz

Dedemin sırası gelmişti. Yirmi dakikalık bir cevap bekliyordum. Önünde yine not kâğıtları vardı: "1974", "LEKE", "ŞÜKRÜ". Bir dördüncüsü de vardı, onu ilk kez görüyordum. Üstünde sadece "TELSİZ" yazıyordu.

Dedem kâğıtlara baktı. Sonra kâğıtları çevirdi.

"Şükrü yedi otuz beşte aşağı indiğimi söylüyor," dedi. "Doğru. İndim. Tamam."

Şükrü'nün yüzü öyle bir şaşırdı ki kasketi bile bir santim kaydı. Sırası olmadığı için ağzını açamadı. Ağzını açmamak için dudağını ısırdı.

"Ama yedi otuz sekizde çıktım," diye devam etti dedem. Sesi alçalmıştı, ama tok. "Merdivenden çıktığımda, Şükrü dümendeydi. Sağ eli dümende, sol eli telsizde. Şilep sancakta, hem de çok yakında. Yunan kaptan telsizde bağırıyor. Şükrü ona Türkçe cevap veriyor. Yunan kaptan daha çok bağırıyor. Şükrü daha yüksek sesle Türkçe cevap veriyor. Tamam."

Yan masadaki tavlacılar zarı bırakmıştı.

"Ben telsizi Şükrü'nün elinden aldım," dedi dedem. "Rumca bildiğim tek cümleyi söyledim. 'Kalimera, hayırlı işler.' Yunan kaptan bir saniye sustu. O bir saniyede, ona İngilizce 'Sancağa dönüyorum, siz iskeleye dönün,' dedim. O da İngilizce bir şey söyledi, küfür müydü teşekkür müydü bilmiyorum. Ve Şükrü... Şükrü dümeni kırdı. Ben söyledim, o kırdı. İki gemi arasında bir halat boyu kaldı. Tamam."

Durdu. Bir an kimse konuşmadı, çünkü sıra Şükrü'deydi ve Şükrü konuşmuyordu.

Dedem not kâğıdına baktı. "Kayıtta adı yazmayan dümenci Şükrü'dür," dedi. "Ben deftere yazmadım, çünkü yazarsam benim aşağıda olduğum da yazılırdı. Ben kaptandım, ben aşağıdaydım. Utandım. Elli iki yıl utandım. O çay lekesi Şükrü'nün çayı değil. O gün deftere ben çay döktüm. Elim titriyordu. Tamam."

Sıra Şükrü'de

İzleyici sayısı kırk bir olmuştu. Ekranda kimse yorum yazmıyordu; insanların klavyelerin başında beklediğini neredeyse duyabiliyordum.

Şükrü mikrofona eğildi. Bir şey söyleyecekti, sonra vazgeçti. Bir daha eğildi. Elif ona bir bardak su uzattı; Şükrü suyu ağzına kadar doldurdu, bardağı masaya koydu, su taştı. Kimse bir şey demedi.

"Ben dümendeydim," dedi Şükrü sonunda. Sesi artık piyanolu değildi. "Ama telsizi alan Nuri'ydi. Ben elli iki yıl, telsizi alanın ben olduğumu anlattım. Anlata anlata inandım. Ben Yunancayı bilmiyordum, İngilizceyi bilmiyordum. Ben sadece bağırmayı biliyordum. Nuri gelmeseydi..." Durdu. "Nuri gelmeseydi o şilep bizim pruvamızdaydı."

Babaannem çay kaşığıyla oynamayı bırakmıştı.

"Ve 'tamam'," dedi Şükrü. Gözünü dedemden ayırmadı. "Telsiz kursuna 1968'de ben başladım, doğru. Ama 'tamam'ı her cümlenin sonuna koymaya başlayan Nuri'ydi. Ben ondan aldım. Kıskanırdım. Onun ağzında güzel duruyordu. Benim ağzımda emir gibi duruyordu. Tamam."

Sonra, sırası bittiği hâlde, mikrofonu kapatmadan, kendi kendine mırıldandı: "Bak, yine oldu."

Tamam Değil

Elif yayını bitirmek için bana işaret etti. Ben de yapacaktım. Ama ekranda bir yorum belirdi ve elim fareye gitmeden durdu.

Kullanıcı adı yoktu, sadece bir isim: Hülya Tanrıverdi. Profil fotoğrafında altmışına yakın, gözlüklü bir kadın vardı.

"Ben 14 Şubat 1974'te o vapurdaydım. Yedi yaşındaydım. Annemle Karaköy'e gidiyorduk. Bir anda vapur çok sert döndü ve annemin elindeki simit denize düştü. Annem çok kızdı, kaptan nasıl kullanıyor bu vapuru diye. Elli iki yıldır bu hikâyeyi gülerek anlatıyoruz. Bugün ilk kez neden döndüğünü öğrendim. Annem geçen yıl öldü. Keşke duysaydı. Teşekkür ederim kaptanlar."

Yorumu sesli okudum. Okurken sesim bir yerde takıldı; kurgularken orayı kesmeyeceğim.

Dedem pencereye bakar gibi denize baktı. Şükrü de baktı. İkisinin de gözünde aynı şey vardı ve ikisi de buna "rüzgâr" diyecekti, eminim.

"Bir kaptanın en iyi günü," dedi dedem yavaşça, "yolcunun hiçbir şeyden haberi olmadığı gündür." Sonra Şükrü'ye döndü. "Ama elli iki yıl sonra haberi olursa, o da fena değilmiş. Tamam."

"Tamam," dedi Şükrü.

İkisi aynı anda söylemişti. Telsiz kuralına göre bu bir hataydı; iki kişi aynı anda "tamam" derse kimse kimseyi duymaz.

Ama herkes duydu.

İzleyici sayısı yüz on yedi olmuştu. Yayını kapattım. Elif kulaklığını çıkardı, gözlüğünün altından gözlerini sildi ve "Ses mühendisliğinde buna kayıp sinyal denir," dedi, "ama ben hiç bu kadar temiz bir kayıp duymadım."

Babaannem kalktı, çantasını topladı, iki kaptana birden baktı.

"Elli iki yıl," dedi. "Bir çay lekesi için."

Telefonum titredi. Sonra yine titredi. Sonra durmadı.

Devam edecek.


Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)