Sabah alacakaranlığında bir vapurun köprüüstü: camların ardında sisli deniz ve uzakta bir şilep silueti, duvarda 07.40'ı gösteren saat, ahşap dümenin iki yanında iki beyaz kaptan kasketi, bir telsiz, bir çay bardağı ve 380 bin izlenme gösteren bir telefon; üstte 'Dümende kim?' yazan bir konuşma balonu

Pazar sabahı kahvaltıda dedem simidini ikiye böldü ve her zamanki soruyu sordu:

"Kaç kişi dinledi?"

Telefona baktım. Bir daha baktım. Elif gece yarısı, yayından kırk saniyelik bir parça kesmişti: iki kaptanın aynı anda "tamam" dediği an. Altına tek satır yazmıştı: "Elli iki yıl sonra aynı frekansta." Gece birde biri paylaşmıştı. Sabah üçte başka biri. Sabah yedide, adını hiç duymadığım ama iki milyon takipçisi olan bir hesap.

"Üç yüz seksen bin," dedim.

Dedem simidi tabağa bıraktı. "Üç yüz seksen bin ne?"

"Kişi, dede."

Uzun bir sessizlik oldu. Buzdolabı iç geçirdi. Dedem gözlüklerini taktı, sanki rakam gözlüksüz yanlış okunuyormuş gibi telefonuma baktı.

"Bir vapur kaç kişi alır?" dedi.

"Bin beş yüz civarı."

Dudakları kıpırdadı. Kafadan hesap yapıyordu; kırk bir yıl yolcu saymış bir adamın hesabı. "İki yüz elli üç sefer," dedi sonunda. "Tamam."

Babaannem çayı doldururken başını kaldırmadı. "Yarısı Şükrü'nün sakalına bakmaya girmiştir," dedi.

Yolcu Listesi

Öğlene kadar podcast'in mesaj kutusunda iki yüz on yedi mesaj birikti. Çoğu "ağlattınız" diyordu, bir kısmı "babaannenin Instagram'ı var mı" diye soruyordu, biri de bana yazılım işi teklif ediyordu, onu sonraya sakladım. Ama asıl mesajlar ikindiye doğru gelmeye başladı. Elif'e attığım ekran görüntüsünün altına şöyle yazmıştım: "Galiba o vapurdakiler bizi buldu."

İlki Rıza Bey'dendi. Yetmiş bir yaşındaydı. 1974'te on dokuz yaşında, o vapurun çay ocağında çırakmış.

"Vapur döndüğünde ocaktaki bütün bardaklar kırıldı. Otuz yedi bardak. Ustam hepsini maaşımdan kesti, üç ay çay parasına çalıştım. Elli iki yıldır bunu kimin yüzünden yaşadığımı merak ediyordum. Saygılarımla, otuz yedi bardağı kaptanlardan talep ediyorum. Şaka şaka. Yarısını."

Dedem mesajı okuyunca hiç tereddüt etmedi. "Dümeni Şükrü kırdı. Bardaklar Şükrü'nün. Tamam."

Sonra Saniye Hanım yazdı. Babası o vapurun makinistiymiş, Ali Usta. "Babam o sabah makine dairesinde 'tornistan' emrini duyduğunu, emri verenin sesinin hiç titremediğini anlatırdı. 'Böyle bir kaptanın emrinde ölmek bile ayıp olmaz' derdi. Hangi kaptanın sesiydi, onu hiç söylemezdi."

Bu mesajı dedeme okumadım. Önce Elif'e attım. Elif üç nokta yazdı, sildi, yine yazdı. Sonra: "Bunu canlı yayına kadar saklayalım. Yoksa bu akşam ikisi de sesinin titremediğini kanıtlamak için birbirine bağıra bağıra telefon açar."

Sonra en tuhafı geldi. Gönderen Burak'tı, kırk yaşlarında, Bursa'dan.

"Annemle babam 14 Şubat 1974'te o vapurda tanışmış. Annem ayaktaymış, vapur dönünce babamın kucağına düşmüş. Babam da elindeki gazeteyi düşürmüş. Gazeteyi annem almış, kucağından kalkmadan. Üç çocuk, yedi torun olduk. Yani teknik olarak biz o dümen kırışının sonucuyuz. Dedelerimize selam."

Bunu dedeme okudum. Hata yaptım.

Dedem kasketini düzeltti. "Yedi torun," dedi. Gözleri parladı. "Benim bir kararımdan yedi torun çıkmış."

Öğleden sonra Şükrü Kaptan, Elif'in hesabından, büyük harflerle bir sesli mesaj gönderdi. Sesli mesajın büyük harfle olabileceğini o gün öğrendim.

"Değerli meslektaşım. Burak Bey'in ebeveynlerini birbirinin kucağına düşüren dümeni ben kırdım. Kayıtlara geçsin. Tamam."

Dedem pembe mikrofonu kapıp sesli mesajla cevap verdi, mikrofonun telefona bağlı olmadığını bilmeden. Yankı efekti mutfakta dört kere "TALİMATI BEN VERDİM" dedi. Paşa kafesinde çırpındı.

Babaannem mutfağın kapısında durdu, elinde bulaşık eldiveniyle iki kere alkışladı. "Aferin," dedi. "Elli iki yıl bir çay lekesi için kavga ettiniz, barıştınız, şimdi de yedi toruna mı kavga ediyorsunuz? Bunlar sizin torununuz değil, Nuri. Senin torunun bu." Beni gösterdi. "O da hâlâ bekâr."

Bunu söylerken bana değil, telefonumun ekranına baktı. Ekranda Elif'in son mesajı açıktı. Telefonu ters çevirdim.

Sponsor

Akşamüstü bir e-posta geldi. Konu satırı: "İş Birliği Teklifi — Haliç Çay."

Haliç Çay, iki kaptanın yayınına sponsor olmak istiyordu. Her bölümün başında kısa bir cümle okunacaktı. Cümleyi de kendileri yazmışlardı: "Haliç Çay. Taşsa da güzel."

Elif'e yazdım. Elif bir dakika sonra cevap verdi: "Dedem şu an balkonda. Camı açık bu sefer. Bir şey bağırıyor, deniz duyuyor."

Dedem ise teklife bayıldı. "Taşsa da güzel," diye tekrarladı, tadını çıkararak. "Bunu Şükrü okusun. Her bölümün başında. Tamam."

Telefon çaldı. Şükrü'ydü. Dedemi değil, babaannemi istedi. Babaannem telefonu aldı, mutfağın köşesine çekildi ve yaklaşık dört dakika boyunca sadece "hı hı" dedi. Sonra telefonu kapattı ve masaya döndü.

"Liman başkanlığının kararı," dedi. "Cümle değişecek. 'Haliç Çay. Taşırsan da kimse kimseye kırk yıl kızmasın.' Bir de çay bahçesine bir yıl bedava çay. Yoksa kimse bir şey okumuyor."

"Bu kadar uzun cümleyi sponsor kabul etmez," dedim.

Kabul etti. Hem de bir saat içinde. Altına bir de not eklemişlerdi: "Saadet Hanım'la çalışmak bir onurdur."

Dedem bunu duyunca uzun süre sustu. Sonra yavaşça, kırk yıllık bir evliliğin en derin teslimiyetiyle: "Tamam, Kaptan," dedi.

Babaannem duymazdan geldi. Ama yanaklarında bir şey vardı. Ona da rüzgâr diyecekti, eminim.

İki Podcast, Bir Vapur

Gece on birde Elif'le görüntülü konuşup bölümü birlikte kurguladık. O Kurtuluş'taki köpüklü odasındaydı, ben bizim mutfakta, buzdolabının fişi çekili. Ekranda saçını tutturan kalem bu sefer kırmızıydı. Gözlüğündeki bant yenilenmişti. Bunu fark ettiğimi fark etmemesini umdum.

"Bir şey konuşmamız lazım," dedi. "İki podcast'i birleştirmeliyiz."

"Biliyorum."

"Ad sorunu var."

"Biliyorum."

Bizimki "Tamam, Kaptan"dı. Onlarınki "Tamam Değil, Kaptan". Elif'in dedesi, adından "değil"in çıkarılmasını bir teslimiyet belgesi gibi görüyordu. Benim dedem "değil"in eklenmesini bir hakaret.

Bir saat boyunca ad denedik. "Tamam mı, Kaptan?" Elif'in dedesi soru işaretini fazla kararsız buldu. "Kaptanlar Tamam" benim dedeme futbol takımı gibi geldi. "İki Kaptan Bir Telsiz" ikisine de "tutanak" gibi geldi. Ben "Halat Boyu" önerdim; Elif güldü, kimse anlamaz dedi, sonra not aldı.

Saat yarımı geçerken Elif kulaklığını çıkardı. "Fark ettin mi?" dedi.

"Neyi?"

"Son yarım saattir her cümlenin sonunda tamam diyorsun."

Dedim mi? Kaydı geri sardım. Diyordum. Hem de dedem gibi değil; sorar gibi, biraz çekinerek. "Bunu yarın keseriz, tamam?" "Müziği altına koyalım, tamam?"

"Dedeminki kapanış," dedi Elif. "Seninki ne?"

Cevap veremedim. Elif cevabı beklemedi zaten. Gülümsedi ve "Bulaşıcıymış," dedi. "Ben de iki kere dedim. Kesmedim."

Köprüüstü

Gece bire doğru, tam kapatırken, podcast'in mesaj kutusuna mavi tikli bir hesaptan mesaj düştü. Şehir Hatları'ydı.

"Merhaba. Kaptanlarımızın hikâyesini büyük bir gururla izledik. Kendilerini önümüzdeki cumartesi Kadıköy–Karaköy seferimizde köprüüstünde ağırlamak isteriz. Sefer saati 07.40. Kayıt yapmak isterseniz ekibimiz yardımcı olur. Yolcularımızdan Hülya Tanrıverdi Hanım da katılmak istediğini bildirdi."

Ekranın öbür ucunda Elif'in de aynı mesajı okuduğunu gördüm. İkimiz de saate takıldık. Yedi kırk. Elli iki yıl önce, Haydarpaşa açığında, bir şilebin sisten çıktığı saat.

Koridorda ayak sesi duydum. Dedem yine uyumamıştı. Pijamasının üstünde lacivert ceketi, başında kasketi, elinde seyir defteri. Kapıda durdu, telefonuma baktı, okudu. Okurken dudakları kıpırdadı, saati iki kere okudu.

"Cumartesi sabah sis olur mu?" dedi.

"Hava durumuna bakarım, dede."

"Bakma," dedi. "Olsun." Defteri koltuğunun altına sıkıştırdı. "Şükrü'ye söyle. Tamam."

Elif'in ekranında bir hareket oldu. Arkasında, koridorun loşluğunda, uzun, ince, bembeyaz sakallı bir siluet belirdi. Şükrü Kaptan da uyumamıştı. O da telefonun ekranına eğildi, o da saati iki kere okudu.

Sonra, kameraya, yani dedeme bakarak, tek bir soru sordu:

"Dümene kim geçecek, Nuri?"

Dedem cevap vermedi. Sırası değildi. Şükrü daha "tamam" dememişti.

Devam edecek.


Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)