Karanlık uzayda dönen halka biçimli bir uzay istasyonu; halkanın ön kısmında sıcak sarı ışıkla parlayan tek bir bakkal penceresi, sağ altta mavi Dünya, ön planda üstünde 'Nail Usta, Kat 0' yazan küçük tahta bir kutu ve süzülen pirinç bir anahtar

Yörünge Bakkalı · Bölüm 1 · Bilim kurgu

Dünya'dan dört yüz kilometre yukarıda, Anadolu-3 istasyonunun dış halkasında, yirmi iki numaralı modülde bir bakkal var. Tabelası yok. Tabelaya gerek yok, çünkü istasyonda başka bakkal yok. Dört yüz on iki kişi, tek bakkal.

Bakkal dedemin. Ben de yaz tatilinden beri onun çırağıyım.

Adım Deniz. On yedi yaşındayım, istasyonda doğdum, Dünya'yı hiç görmedim. Yani gördüm, her gün görüyorum, pencereden, doksan iki dakikada bir dönüp duran mavi bir top olarak. Ama üstüne hiç basmadım. Dedem buna "deniz görmemiş Deniz" diyor ve her söyleyişinde, ilk kez söylüyormuş gibi gülüyor.

Kırkıncı gün

İstasyonda takvim kırk günde bir döner, çünkü kargo kapsülü kırk günde bir gelir. Kapsül günü bakkal için bayram gibidir: limon gelir, gerçek un gelir, tuzlu fıstık gelir, bir de mutlaka birinin annesinin Dünya'dan yolladığı, gümrükte üç kere taranmış bir kavanoz salça gelir.

O sabah dedem her zamanki gibi saat altıda kalktı. İstasyonda sabah yoktur aslında; ışıkları Müdür yakar. Müdür, istasyonun yönetim sistemi. Sesi kibar, cümleleri kısadır, şakadan pek anlamaz. Dedem ona yine de her sabah "Günaydın Müdür Bey" der.

"Günaydın Kemal Usta," dedi Müdür. "Kapsül saat on bir otuzda yanaşacak. Yüklemede gecikme beklenmiyor."

"Limon var mı listede?"

"Kırk iki kilo limon var."

Dedem gözlerini kapadı, bir saniye öyle durdu. Otuz yıl önce bu istasyona kaynakçı olarak gelmiş, halkanın yarısını kendi elleriyle birleştirmiş, sonra emekli olunca Dünya'ya dönmek yerine burada bir bakkal açmış. Neden döndüğünü sorduğumda hep aynı cevabı verir: "Burada kimse limonun kıymetini bilmiyordu. Biri öğretecekti."

Çaydanlığı tezgâhın arkasındaki küçük ocağa koydu. İstasyonda açık ateş yasak, ocak indüksiyonlu, ama dedem çaydanlığın altına yine de bir bakır sacayak koyar. "Çay sacayak görmezse demlenmez," der. Müdür bunun fiziksel bir temeli olmadığını iki kere belirtmiş, dedem iki kere de "Sen demle o zaman" demiş. Konu kapanmış.

Veresiye defteri

Bakkalın en değerli eşyası tezgâhın altındaki defterdir. İstasyondaki tek kâğıt defter. Kâğıt burada pahalıdır; her gram, yörüngeye çıkarmak için bir servete mal olur. Ama dedem veresiyeleri ekrana yazmaz.

"Ekran unutmaz," der. "Defter unutur. Borç dediğin biraz unutulmalı ki insan utanmadan tekrar gelebilsin."

Defterde dört yüz on iki kişinin neredeyse yarısının adı var. Mekanik bölümden Bora Abla: üç paket fıstık, bir şişe gazoz. Doktor Selvi Hanım: limon, her kapsülde, ödenmiş ama dedem yine de yazıyor, "alışkanlık olsun" diye. Sekiz yaşındaki Lal: on iki sakız, karşılığında "bir resim borçlu". Lal'in resimleri bakkalın duvarında asılı. Hepsinde Dünya var, hepsinde Dünya'nın ortasında kocaman bir bakkal.

Defterin ilk sayfasında ise tek bir isim var, kurşun kalemle yazılmış, otuz yıllık:

Nail Usta — 1 çay. Ödenmedi.

Ona hiç soru sormadım. Sormamam gerektiğini biliyordum, çünkü dedem o sayfaya gelince defteri hep biraz hızlı çevirirdi.

Kapsül

Kapsül saat on bir otuz ikide yanaştı. Müdür iki dakikalık gecikme için özür diledi. Kimse önemsemedi.

Yükleme bölmesinin önünde her zamanki kalabalık vardı. Bora Abla elinde liste, Doktor Selvi Hanım elinde boş file, Lal elinde bir resim. Resimde bu sefer kapsül vardı; kapsülün içinde de bir bakkal.

Kutuları birlikte taşıdık. Limonlar, un, fıstık, iki kavanoz salça, Bora Abla'nın sipariş ettiği bir kutu vida, yaşlı Mesut Bey'in torunundan gelen bir paket çorap. Dedem her kutuyu tek tek sayıp deftere işaretledi. Sonra son kutuya geldi ve kalemi havada durdu.

Küçük bir kutuydu. Avuç içi kadar. Tahtadan. İstasyona tahta neredeyse hiç gelmez; tahta ağırdır, yanar, gereksizdir. Ama bu kutu tahtadandı ve kenarları elle zımparalanmış gibiydi.

Üstündeki etikette şunlar yazıyordu:

Alıcı: Nail Usta Adres: Anadolu-3, Kat 0, Bakkalın altı Gönderen: —

Dedemin yüzündeki rengin gittiğini gördüm. Hiç görmemiştim böyle bir şey. Bir kere bir hava kaçağı alarmında bile dedemin yüzü bu kadar beyazlamamıştı.

"Müdür Bey," dedi dedem, sesi her zamankinden alçak. "Kat sıfır diye bir yer var mı?"

"Anadolu-3'te sıfırıncı kat kayıtlı değildir, Kemal Usta. İstasyon katları birden başlar."

"Bu kutu ne zaman yola çıkmış?"

"Gönderim kaydına göre üç gün önce. Dünya, İstanbul, Kartal kargo merkezi."

"Göndereni kim?"

Müdür bir saniye sustu. Müdür'ün bir saniye susması, bir insanın bir saat susması gibidir.

"Gönderen alanı boş, Kemal Usta. Bu, kargo sisteminde normalde mümkün değildir."

Nail Usta

Akşam bakkalı kapattıktan sonra dedem kutuyu tezgâhın üstüne koydu ve uzun uzun baktı. Ben çay koydum. Bu sefer sacayağı ben yerleştirdim; dedem fark etti, bir şey demedi ama bıyığının altından güldü.

"Nail Usta kim, dede?"

Uzun bir sessizlik oldu. Pencereden Dünya geçti, gece yarısıydı, Akdeniz'in üstündeki şehirlerin ışıkları bir gerdanlık gibi parlıyordu.

"Benim ustamdı," dedi sonunda. "Bu halkayı birlikte kurduk. Yirmi iki numaralı modülü, yani şu an oturduğumuz yeri, o kaynakladı. Ben de yanında tuttum."

"Ne oldu ona?"

"Öldü." Çayından bir yudum aldı. "Otuz yıl önce. Halkanın son parçası takılırken bir kaza oldu. Cenazesi Dünya'ya gönderildi. Ben de gittim. Kartal'a gömdük."

Kartal. Kutunun gönderildiği yer.

"O bir çay," dedim. "Defterdeki."

Dedem başını salladı. "Son vardiyasından önce, burada, daha bakkal falan yokken, ocağın başında bir çay içtik. 'Yazarsın,' dedi, 'akşam öderim.' Akşam olmadı."

Kutuyu açmaya ikimiz de cesaret edemedik. Sonunda dedem, kaynakçı ellerinin hiç titremeyen hâliyle, mandalı kaldırdı.

İçinde iki şey vardı.

Biri pirinçten, eski usul bir anahtardı. İstasyonda anahtar yoktur; her kapı Müdür'e bağlıdır, parmak izinle açılır. Bu anahtar, istasyonda açabileceği tek bir kilit bile olmayan bir anahtardı.

Diğeri katlanmış küçük bir kâğıttı. Üstünde, dedemin otuz yıl önce defterin ilk sayfasına yazdığı harflere tıpatıp benzeyen bir el yazısıyla şu yazıyordu:

Kemal, saati geldi. Kapağı aç. Çayın parasını aşağıda bıraktım.

Kapak

Dedem kâğıdı üç kere okudu. Sonra bir dördüncü kere. Sonra "Bu onun yazısı," dedi, ve ben ilk kez dedemin sesinde korku duydum. Ama korkunun altında başka bir şey de vardı. Beklemek gibi bir şey. Otuz yıldır bir kapının çalmasını bekleyen birinin sesi.

"Hangi kapak, dede? Burada kapak yok."

"Yok," dedi. "Ben bu modülü ezbere bilirim. Her vidasını. Kapak yok."

Kalkıp tezgâhı silmeye başladı, çünkü dedem ne zaman bir şey düşünmek istese tezgâhı siler. Ben de yere eğilip, gün boyu taşıdığımız kutulardan dökülen un tozunu süpürmeye başladım. Tezgâhın arkasında, dedemin otuz yıldır üstünde durup çay demlediği yerde, eski, kalın, bordo bir paspas vardı. Paspası kaldırdım, silkelemek için.

Ve durdum.

Paspasın altında, zemin plakasının tam ortasında, avuç içi kadar, yuvarlak, kenarları kaynak izleriyle kapatılmış bir levha vardı. Levhanın ortasında küçük bir delik vardı.

Bir anahtar deliği.

"Dede," dedim.

Dedem döndü. Paspasa baktı. Levhaya baktı. Elindeki bez yavaşça yere düştü.

"Ben," dedi, çok sessizce, "otuz yıldır bu kapağın üstünde çay demliyorum."

Müdür, hiç sorulmadan, ilk kez kendiliğinden konuştu:

"Kemal Usta. Ayaklarınızın altındaki bölüm, istasyon planlarında kayıtlı değildir. Ancak sensörlerim, şu anda, aşağıda bir ısı kaynağı algılıyor."

Dedem pirinç anahtarı avucunda sıktı.

Pencerede Dünya, hiçbir şey olmamış gibi, dönmeye devam etti.

Devam edecek.


Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)