Uzay istasyonunun zemininin altında gizli, eğri tavanlı küçük bir oda; ortada kesilmiş bir yakıt tankında mor büyüme lambası altında üç limonlu bir limon ağacı, solda yukarıdaki açık kapaktan sıcak ışık süzülen bir merdiven, duvarda bir çocuk resmi, sağdaki rafta çay bardağı, madeni para ve kaynak maskesi

Yörünge Bakkalı · Bölüm 2 · Bilim kurgu

İstasyonda gece de Müdür'ün kararıdır. Saat yirmi üçte koridor ışıkları kısılır, havalandırmanın sesi bir ton iner, dört yüz on iki kişinin çoğu uyur. O gece yirmi iki numaralı modülde iki kişi uyumadı.

Dedem pirinç anahtarı avucunda tutuyordu. Ben paspası hâlâ elimde tutuyordum, çünkü bırakırsam her şey gerçek olacakmış gibi geliyordu.

"Müdür Bey," dedi dedem. "Aşağıdaki ısı kaynağı ne kadar sıcak?"

"Yaklaşık yirmi dört derece, Kemal Usta. Modülün geri kalanıyla neredeyse aynı. Nem oranı ise yüzde yetmiş bir. İstasyon ortalamasının iki katı."

"Hava var yani."

"Basınç sensörüm yok, ancak kapağın kenarlarında sızıntı izi de yok. Hava olduğunu tahmin ediyorum. Tahmin etmek benim için alışılmış bir şey değildir."

Dedem dizlerinin üstüne çöktü. Yetmiş iki yaşında bir adamın dizleri, istasyonun düşük yerçekiminde bile ses çıkarır. Parmağıyla levhanın kenarındaki kaynak dikişini yokladı.

"Bu Nail'in dikişi," dedi. "Balık sırtı. Ondan başka kimse böyle çekmezdi. Ben bile beceremezdim."

Kat sıfır

Anahtar deliğe ilk denemede girmedi. Otuz yıllık toz vardı içinde. Dedem cebinden, her zaman taşıdığı, çay kaşığından hallice ince tornavidayı çıkardı, deliği temizledi, bir daha denedi.

Anahtar girdi. Döndü. İçeriden bir tık geldi, istasyonda hiç duymadığım cinsten, metalin metale değdiği, makinesiz bir ses.

Levha bir menteşe üstünde kalktı.

Altından ilk önce koku geldi. Bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum, çünkü o kokunun adını o gece öğrendim. Islak, ağır, biraz ekşi, biraz tatlı. Dedem gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı, sonra benim hayatımda hiç duymadığım bir kelimeyi söyledi:

"Toprak."

Delikten aşağı daracık bir merdiven iniyordu, altı basamak. Aşağısı, halkanın iç gövdesiyle dış zırhı arasındaki boşluktu; plana göre orada sadece yalıtım köpüğü olmalıydı. Köpük yoktu. Onun yerine, bir buçuk metre yüksekliğinde, dört adım boyunda, eğri tavanlı küçük bir oda vardı.

Ve odanın ortasında, eski bir yakıt tankının ikiye kesilmiş yarısında, bir ağaç duruyordu.

Boyu benim boyumdan biraz kısaydı. Gövdesi bileğim kadar, yaprakları koyu yeşil ve parlaktı. Tepesinde, mor-pembe ışık veren eski usul bir büyüme lambası yanıyordu. Dallarının arasında, üç tane, sapsarı, yumurta büyüklüğünde meyve sallanıyordu.

"Dede," dedim, sesim çatallanarak. "Bu ne?"

Dedem cevap vermedi. Merdivenin son basamağına oturmuş, ağaca bakıyordu. Bıyığı titriyordu.

"Limon," dedi sonunda. "Limon ağacı, oğlum."

Kırk vat

İstasyonda bitki vardır elbette. Tarım modülünde marul yetişir, domates yetişir, mikro filizler yetişir, hepsi plastik kanallarda, besin suyunda, sayılarak ve tartılarak. Ama hiçbiri toprakta değildir. Toprak yasaktır; mikrop taşır, toz yapar, ağırdır. Bu istasyonda toprağa dokunmuş tek kişi dedemdir, o da otuz yıl önce, Dünya'da.

Ben şimdi ikinci kişi oldum. Tankın kenarına elimi koydum, sonra parmaklarımı içine bastırdım. Serin ve yumuşaktı. Parmaklarım kahverengi oldu. Uzun süre bakakaldım.

"Müdür Bey," dedi dedem. "Bu lamba otuz yıldır nereden besleniyor?"

Müdür'ün yine o bir saniyelik sessizliği.

"Modül yirmi ikinin ana hattından, Kemal Usta. Bulduğum kadarıyla, otuz yıldır kesintisiz olarak kırk vat çekiyor. Enerji raporlarımda bu tüketim 'açıklanamayan kayıp' başlığı altında görünüyor. Her ay. Üç yüz altmış ay."

"Kimse sormadı mı?"

"Sordular. İlk yıl bir mühendis sordu. Cevap bulamadı. Sonra kayıp, raporların sabit bir satırı hâline geldi. İnsanlar sabit satırları sorgulamaz."

"Sen de mi sorgulamadın?"

"Ben," dedi Müdür, ve sesinde bir şey vardı, mahcubiyete benzeyen bir şey, "ben de sorgulamadım, Kemal Usta. Bu beni rahatsız ediyor."

Dedem ilk kez o gece güldü. Kısa, burnundan.

Lambanın kablosunu izledim. Tavana yapıştırılmış, kaynakla sabitlenmiş, bakır renkli bir hat. Bir de suyu buldum: dış zırhın iç yüzeyinde biriken yoğuşma, ince bir oluktan geçip küçük bir hazneye, oradan da bir fitille tankın toprağına damlıyordu. Ne pompa vardı ne motor. Sadece eğim ve sabır. Nail Usta bu ağacı, kimseye sormadan, istasyonun kendi nefesiyle sulanacak şekilde kurmuştu.

Çayın parası

Odanın dibinde, eğri duvara kaynaklanmış dar bir raf vardı. Rafın üstünde üç şey duruyordu.

Bir kaynak maskesi. Camı çizik, kenarında kazınmış iki harf: N.Ö.

Bir ince belli çay bardağı. İstasyonun plastik bardaklarından değil, gerçek camdan. Dibinde kurumuş çay izi vardı.

Bardağın altında da, yuvarlak, sarı, ağır bir madeni para.

Dedem parayı aldı, avucuna koydu, lambanın mor ışığına tuttu. Üstünde 25 BİN LİRA yazıyordu.

"O zamanlar bir çay," dedi dedem, "on beş bin liraydı." Durdu. Boğazını temizledi. "Bahşiş de bırakmış, namussuz."

Sonra ağladı. Sesli değil. Dedem sesli ağlamaz. Sadece omuzları birkaç kere indi kalktı, ben de ağaca bakıyormuş gibi yaptım, çünkü bir torunun bazı şeyleri görmemesi gerekir.

Biraz sonra kalktı, parayı göğüs cebine koydu ve "Defter," dedi. "Defteri getir."

Merdivenden çıktım, tezgâhın altından veresiye defterini aldım, geri indim. Dedem ilk sayfayı açtı. Otuz yıllık kurşun kalem yazısının yanına, aynı kalemle, yavaşça yazdı:

Ödendi. Üstü kaldı.

Bunu yaparken eli titremedi. Kaynakçı eli.

Taze kesik

Çıkmadan önce dedem ağacın etrafında bir tur attı. Ustasının işini denetleyen bir çırak gibi; dikişlere, oluklara, kabloya baktı. Sonra bir dalın önünde durdu.

"Deniz," dedi. "Lambayı biraz bu tarafa çevir."

Çevirdim. Işık dalın ucuna düştü.

Dal kesilmişti. Temiz, eğik bir kesikle. Ve kesik yeri hâlâ nemliydi; üstünde parlak, yapışkan bir damla duruyordu.

"Budanmış," dedi dedem. "Bu kesik otuz yıllık değil. Bu kesik..." Parmağını damlaya değdirdi, kokladı. "Bu kesik iki günlük. Belki üç."

Kutunun gönderildiği gün.

"Müdür Bey. Son bir haftada bu kapak açıldı mı?"

"Kapağın bir sensörü yok, Kemal Usta. Ancak paspas üç gün önce saat on dörtte de yerinden oynatılmış. O saatte bakkalda sizin kaydınız yok."

Dedem bana döndü. Üç gün önce saat on dört. O saatte dedem doktordaydı, Selvi Hanım'a tansiyonunu ölçtürüyordu. Bakkalda ben vardım. Ben de... ben de on beş dakikalığına çıkıp yan modüldeki Bora Abla'ya vida listesini götürmüştüm.

Bakkal on beş dakika boş kalmıştı.

Tam o sırada ayağıma bir şey takıldı. Merdivenin dibinde, toprağın kenarında, buruşturulmuş küçük bir kâğıt. Açtım.

Bir sakız kâğıdıydı. Çilekli. Bakkalda bir tek benim sattığım, dedemin deftere on iki tanesini birinin adına yazdığı çilekli sakızlardan.

Altında da, merdivenin arkasındaki duvara, toprağa bulanmış küçük parmaklarla yapıştırılmış bir resim vardı. Mavi bir top. Topun ortasında kocaman bir bakkal.

Ve bakkalın önünde, bu sefer, bir ağaç.

Dedem resme uzun uzun baktı. Sonra benim aklımdan geçen ismi o söyledi, yavaşça, sanki söylerse doğru olacakmış gibi:

"Lal."

Yukarıda, bakkalın kapısında, birinin hafifçe vurduğunu duyduk. Saat gece yarısını geçmişti.

Devam edecek.


Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)