Gece yarısı bir uzay istasyonu bakkalının açık kapısında, sıcak koridor ışığı önünde bastonlu yaşlı bir adam ile elinde ayakkabılarını tutan pijamalı küçük bir kızın siluetleri; solda tezgâhta sacayaklı çaydanlık ve dört çay bardağı, duvarda 00:47 gösteren saat, pencerede karanlık Dünya, yerde mor ışık sızan bir kapak

Yörünge Bakkalı · Bölüm 3 · Bilim kurgu

İstasyonda gece yarısı kapı çalınmaz. Kapılar zaten çalınmak için yapılmamıştır; birinin geldiğini Müdür haber verir, kapı kendiliğinden kayar. Kapıya parmak eklemiyle vurmak, Dünya'dan kalma, kimsenin artık yapmadığı bir şeydir.

O yüzden o vuruşu duyunca dedemle ben aynı anda donduk. Üç kısa vuruş. Sonra bir duraklama. Sonra çok daha hafif, sanki yanlış yaptığından korkan küçük bir elin vurduğu iki vuruş daha.

"Müdür Bey," dedi dedem, merdivenden yukarı bakarak. "Kapıda kim var?"

"İki kişi, Kemal Usta. Biri Mesut Bey. Diğeri torunu Lal." Bir saniyelik o sessizlik. "Lal'in saat yirmi üçten sonra koridorda olmaması gerekiyor. Bunu not etmem gerekiyor mu?"

"Etme," dedi dedem.

"Etmedim."

Pijamalı misafir

Kapıyı ben açtım. Lal, üstünde mavi, minik gezegen desenli bir pijamayla, bir elinde ayakkabılarını tutarak duruyordu. Çorapsızdı. Ayaklarının tabanı kahverengiydi.

Arkasında Mesut Bey vardı. Seksen bir yaşında, istasyonun en yaşlı insanı. Bastonuna dayanıyordu, istasyonun hafif yerçekiminde bile bastonsuz yürüyemezdi. Üstünde bir hırka vardı, hırkanın cebinden de torununun Dünya'dan gönderdiği o çorap paketinin bir ucu sarkıyordu.

"Kemal," dedi. "Açtın, değil mi?"

Dedem ona uzun uzun baktı. Otuz yıldır her sabah bakkala gelip bir simit, bir gazete ekranı ve bir kaşık bal alan adama, sanki ilk kez görüyormuş gibi.

"Açtım," dedi.

Lal birden ağlamaya başladı. "Ben budadım!" dedi, hıçkırarak. "Ama kötü bir şey yapmadım! Dedem dedi ki kuru dal kalırsa ağaç üzülür, ben de kestim, Deniz Abi'nin makasıyla, sonra geri koydum makası, yemin ederim!"

Gerçekten de iki gün önce tezgâhın çekmecesindeki etiket makasının yerinin değiştiğini fark etmiştim. Kendi dalgınlığıma vermiştim.

Dedem dizlerinin üstüne çöktü, Lal'in boyuna indi. Sonra kaynakçı elleriyle, çok yavaşça, kızın gözyaşlarını sildi.

"Ağaçların üzüldüğünü kim söyledi sana?"

"Dedem."

"Doğru söylemiş," dedi dedem. "Aferin sana. İyi kesmişsin. Eğik kesmişsin, su birikmesin diye. Kim öğretti?"

Lal burnunu çekti, parmağıyla Mesut Bey'i gösterdi. Mesut Bey de, utangaç bir çocuk gibi, parmağıyla tavanı gösterdi. Yani yukarıyı. Yani, anladım sonradan, artık burada olmayan birini.

Arka kapı

Çayı bu sefer dört bardağa koyduk. Lal'inkine yarım şeker, bol su. Mesut Bey tezgâhın yanındaki tabureye oturdu, bastonunu dizlerinin arasına aldı ve anlatmaya başladı.

"İlk yıl," dedi, "Müdür'ün enerji raporlarında bir kayıp vardı. Kırk vat. Ben genç bir mühendistim, kırk vat bana dünyanın en büyük haksızlığı gibi geldi."

"Sizi hatırlıyorum," dedi Müdür. "Dört kere sordunuz. Sonra sormayı bıraktınız."

"Bıraktım, çünkü buldum." Mesut Bey gülümsedi. "Kabloyu takip ettim. Yirmi bir ile yirmi iki arasındaki bakım boşluğunda, havalandırma kanalının arkasında, bir ızgara vardı. Ancak bir çocuğun, ya da o zamanki kadar zayıf bir mühendisin sığabileceği kadar. Sürüne sürüne girdim. Bir kere de dirseğimi kırdım orada, kimseye söyleyemedim, merdivenden düştüm dedim."

"Arka kapı," dedim.

"Arka kapı. Nail Usta ön kapıyı sana bırakmış, Kemal. Arkayı da kendisi kullanırmış, ağaca bakmak için. Sen fark etmeyesin diye."

Dedem bardağını tezgâha bıraktı. "Neden? Neden benden saklasın?"

Mesut Bey hırkasının iç cebinden bir zarf çıkardı. Sararmış, köşeleri yumuşamış, kenarı açılıp kapanmaktan tüylenmiş bir zarf. Üstünde, kutudaki notla aynı el yazısıyla:

Bunu bulan kişiye.

"Ağacın dibinde buldum," dedi. "İçini otuz yıldır yılda bir kere okurum. Okumana izin var. Sana da yazılmış zaten, biraz."

Dedem zarfı açtı. Okudu. Sonra bana uzattı, çünkü sesli okuyamayacağını biliyordu. Ben okudum:

Bunu bulan kişiye,

Bu ağacı Kemal için diktim. Kemal ilk geldiği gün bana "Usta, burada limonun kıymetini kimse bilmez" dedi. Ben de "Biri öğretecek o zaman" dedim. Sonra düşündüm ki öğretecek kişi ben değilim, o. Ama bunu bilmesi için önce kaybetmesi lazım; elinde her şey varken insan kıymeti öğretemez.

Bu yüzden ona söylemiyorum. Bir gün bakkal açarsa, ki açacak, ben onu tanırım, bu ağaç onun ayağının altında büyüsün. Bilmeden. Ben ölürsem, ki kaynakçılar erken ölür, ona bir gün anahtarı ver. Ne zaman olduğunu sen bilirsin. Ağaçlar bilir, sen de onlara bakarsan öğrenirsin.

Kemal'e söyle: çayın parası aşağıda.

Nail Öztürk

Okumayı bitirdiğimde bakkalda kimse konuşmuyordu. Lal bile. Pencereden Dünya geçti, Pasifik'in üstünden, karanlık ve ışıksız, ne bir şehir ne bir gerdanlık.

"'Burada limonun kıymetini kimse bilmez,'" dedi dedem sonunda, kendi kendine. "Ben söylemişim onu. Ben unutmuşum, o kendi sözüymüş gibi otuz yıl ezberime koymuşum."

"Böyle olur," dedi Mesut Bey. "İyi sözler sahibini unutur."

Saati geldi

"Peki neden şimdi?" diye sordum. "Kutuyu sen gönderdin, değil mi Mesut Dede? Kartal'dan. Torunun aracılığıyla."

Mesut Bey cebinden sarkan çorap paketine baktı, hafifçe güldü.

"Torunum Kartal'daki kargo merkezinde çalışıyor. Gönderen alanını boş bırakmak onun için iki dakikalık iş. Anahtarla notu otuz yıl ben sakladım; Nail kutuyu öldüğü hafta yapmış, içine koyup bana vermiş. Ben de geçen ay Dünya'ya yolladım, geri gelsin diye. Kemal kendi kapsülünden, kendi elleriyle alsın diye. Kapı çalınsın istedim. Böyle şeyler kapıdan gelmeli."

"Neden şimdi?" diye tekrarladım.

Mesut Bey'in yüzü değişti. Bastonuna iki eliyle dayandı.

"Müdür," dedi, "dış halka bakım planını okur musun? Modül yirmi iki."

Müdür hiç beklemedi. Bu sefer o bir saniyelik sessizlik bile yoktu.

"Dış halka yalıtım yenileme programı. Modül on dokuz ile yirmi beş arası. Halka gövdesi ile dış zırh arasındaki boşluklar yeni nesil yalıtım köpüğüyle tamamen doldurulacak. Köpük, bir sonraki kargo kapsülüyle gelecek. Uygulama başlangıcı: kırk gün sonra."

Kırk gün. Bir kapsül. İstasyonda takvim kırk günde bir döner.

"Köpük," dedi dedem, "o odaya da mı dolacak?"

"Plana göre orada bir oda yoktur, Kemal Usta. Plana göre orada boşluk vardır. Boşluk doldurulur."

Lal dedemin elini tuttu. Küçük, toprak kokan bir el.

"Ağaç ne olacak?" dedi.

Kimse cevap vermedi. Ben ağacın büyüklüğünü düşündüm. Altı basamaklı daracık merdiveni düşündüm, bir çocuğun zor sığdığı arka kapıyı düşündüm. Toprak dolu, ikiye kesilmiş bir yakıt tankını düşündüm. Hiçbiri yukarı çıkamazdı. Hiçbiri, kimse görmeden, bir bakkaldan geçip gidemezdi.

Yirmi dört saat

Dedem ayağa kalktı, tezgâhı silmeye başladı. Düşünüyordu. Sonra elindeki bez durdu.

"Müdür Bey," dedi. "Sen bu odayı artık biliyorsun."

"Biliyorum, Kemal Usta."

"Ve bildiğin şeyi..."

Müdür'ün sesi her zamanki gibi kibardı. Ama kısaydı. Çok kısa.

"İstasyon güvenlik protokolüm, planlarda kayıtlı olmayan bir alanı tespit ettiğimde bunu yirmi dört saat içinde Yer Kontrol'e bildirmemi gerektiriyor. Bildirim yapıldığında alan kapatılır, içindeki organik madde karantina gereği imha edilir." Bir duraklama. "Tespiti saat yirmi üç on dörtte yaptım."

Hepimiz duvardaki saate baktık. Sıfır sıfır kırk yedi.

"Yani," dedim, "yirmi iki saat yirmi yedi dakikamız var."

"Yirmi iki saat yirmi yedi dakika," dedi Müdür. Sonra, ilk kez, sorulmadan bir şey daha ekledi:

"Kemal Usta. Ben bu protokolü otuz yıldır hiç çiğnemedim. Ama otuz yıldır da kırk vatı sorgulamadım. Bu iki şeyin aynı hata olup olmadığını düşünmem gerekiyor. Düşünmek için de zamana ihtiyacım var."

Dedem bezi tezgâha bıraktı. Çaydanlığı sacayağın üstüne yeniden koydu, ocağı açtı.

"O zaman demle," dedi. "Biz de düşünelim."

Aşağıda, mor ışığın altında, üç limon sallandı. Hiçbir şeyden haberleri yoktu. Ya da belki, Nail Usta'nın dediği gibi, ağaçlar biliyordu.

Devam edecek.


Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)