Uzay istasyonunun gizli odasında mor ışık altında limon ağacı; lacivert tulumlu, gözlüklü bir kadın kesik yakıt tankının yanında diz çökmüş, tankın üstünde 'Ayla'nın limonu · Çekirdek 3' yazıyor; rafta N.Ö. harfli kaynak maskesi ve ince belli çay bardağı

Yörünge Bakkalı · Bölüm 5 · Bilim kurgu

Kırk gün, istasyonda uzun bir zamandır. Dünya'da bir mevsimin yarısı eder; burada ise tam bir takvim. O kırk günde çok şey oldu ama hiçbiri yüksek sesle olmadı.

Bora Abla odayı plana çizdi. Doğru dürüst çizdi, söz verdiği gibi. Modül yirmi ikinin altına, istasyon planlarının o güne kadar hiç bilmediği bir kat ekledi ve adını koymak için bir hafta düşündü. Sonunda dedemin dediği gibi yazdı: Kat 0. Planlarda sıfırıncı kat olan tek istasyon biziz artık.

Doktor Selvi Hanım ağaca her hafta bakmaya geldi; tansiyon ölçer gibi yaprakları tek tek çevirdi. Lal her gün okuldan sonra indi, toprağı parmağıyla yokladı, kuruysa bir çay kaşığı su döktü. Fazlasına izin yoktu. Dedem kuralı koymuştu: "Bu ağaç otuz yıldır istasyonun nefesiyle içiyor. Şımartmayın."

Müdür ise kırk gün boyunca hiç "açıklanamayan kayıp" yazmadı. Enerji raporunda o satırın adını değiştirdi. Ben ekranda gördüm, ay sonunda. Yeni başlık şuydu: Kat 0, limon.

Kapsül günü

Kapsül saat on bir yirmi sekizde yanaştı. Müdür iki dakika erken geldiği için özür diledi. Bu sefer herkes güldü.

Yükleme bölmesinin önünde her zamankinden kalabalık vardı ama kimse kendi kutusunu sormuyordu. Bora Abla'nın elinde liste yoktu. Selvi Hanım'ın elinde file yoktu. Lal'in elinde bir resim vardı, ama arkasını dönük tutuyordu; kimseye göstermiyordu.

Önce kutular indi. Limon geldi, un geldi, salça geldi. Sonra iki büyük, gri, üstü sarı uyarı etiketli varil indi. Kimse bir şey demedi ama herkes biliyordu: yalıtım köpüğü. Programa göre on dokuzdan yirmi beşe kadar bütün dış halka modüllerine dolacak olan köpük. Yirmi iki hariç. Şimdilik hariç.

En son bir insan indi.

Kırk yaşlarında bir kadındı. Kısa saçlı, gözlüklü, üstünde Yer Kontrol'ün lacivert müfettiş tulumu. Elinde bir ölçüm çantası, sırtında küçük bir sırt çantası. Yerçekimi değişince her yeni gelenin yaptığı gibi bir an sendeledi, sonra kendini toparladı ve kalabalığa baktı. Kalabalık ona baktı.

"Doktor Ayla Öztürk," dedi. "Yer Kontrol, yapısal denetim. Modül yirmi iki için geldim."

Sesi kibardı. Ama kısaydı. Çok kısa. Bir an Müdür konuşuyor sandım.

Dedem kalabalığın içinden öne çıktı. Elini uzattı. Ayla Hanım o eli bir saniye fazla uzun süre havada bıraktı, sonra sıktı.

"Kemal Usta," dedi dedem.

"Biliyorum," dedi Ayla Hanım. "Babamın cenazesinde siz vardınız. Tabutun başında. Ağlamadınız."

Dedem bir şey demedi. Ben de dedemin o gün ağlamadığını bilmiyordum. Sonradan düşündüm: kaynakçılar mezarda ağlamaz, sonra ağlar, otuz yıl sonra, yerin altında, bir paranın üstünde.

Denetim

Ayla Hanım bakkala girdi, ayakkabısını çıkarmadan. Kapıdaki kâğıt çoktan kalkmıştı, kimse bir şey söylemedi. Tezgâhın arkasına geçti, paspasın kaldırılmış olduğu yere, yuvarlak kapağa baktı. Balık sırtı dikişin önünde eğildi, ölçüm cihazını kenara dayadı.

"Bu kaynağı kim yaptı?"

"Baban," dedi dedem.

"Planda yok."

"Yoktu. Artık var."

Ayla Hanım hiç cevap vermeden merdivenden indi. Ben arkasından indim, çünkü dedem başıyla işaret etti. Dedem yukarıda kaldı. Çaydanlığı sacayağa koyduğunu duydum.

Aşağıda Ayla Hanım işini yaptı. Dikkatle, hızlı, hiç durmadan. Kabloyu ölçtü: kırk vat. Oluğun eğimini ölçtü. Yoğuşma haznesine bir sensör daldırdı. Toprağın derinliğini ölçtü, tankın kesik kenarındaki kaynağa ışık tuttu, dış zırhın iç yüzeyine iki kere vurup sesi dinledi. Tabletine bir şeyler yazdı. Ağaca bakmadı. Yani baktı, ama bir boru gibi baktı, bir vana gibi.

Sonra rafa geldi.

Kaynak maskesi. Çizik cam. Kenarında kazınmış iki harf: N.Ö.

Ayla Hanım tabletini yere koydu. Maskeyi almadı. Sadece, parmağının ucuyla harflere dokundu. Bir kere. Çok hafif.

"Dokuz yaşındaydım," dedi, bana değil, maskeye. "Bir yıl uzayda kalacaktı, sonra dönecekti. Her kapsülle bana mektup yazacaktı. İlk kapsülde yazdı. İkincide yazdı. Üçüncüde yazmadı, 'çok iş var' dedi annem. Dördüncüde tabut geldi."

Sustu. Mor ışık gözlüklerinin camında iki küçük lamba gibi yanıyordu.

"Ve bu süre içinde," dedi, sesi hiç yükselmeden, "bir adam için bir ağaç dikmiş. Bana mektup yazmaya vakti yokmuş ama başka birinin limonuna vakti varmış."

Ne diyeceğimi bilemedim. On yedi yaşındaydım, Dünya'ya hiç basmamıştım ve karşımda babasını otuz yıl önce kaybetmiş bir kadın vardı. Bildiğim tek şey dedemin öğrettiği şeydi: bir şey söyleyemiyorsan, bir şey yap.

Lambayı çevirdim. O ilk gece dedemin bana çevirttiği gibi, ışığı ağacın gövdesine, tankın içine doğru çevirdim. Neden yaptığımı bilmiyordum. Belki sadece ağacın da görülmeye ihtiyacı olduğunu düşündüm.

Çekirdek

Işık tankın iç duvarına, toprağın hemen üstüne düştü.

Orada, metalin üstünde, kaynak kalemiyle kazınmış küçük harfler vardı. Otuz yıldır toprak sıçramış, yer yer kapanmış ama okunuyordu. Ben eğilip okumadan önce Ayla Hanım okudu. O kadar hızlı eğildi ki gözlüğü düştü toprağa.

Ayla'nın limonu. Birinci kapsül. Çekirdek 3.

Birinci ile ikinci tuttu ama öldü. Üçüncü tuttu.

Kemal'e bir gün söylerim. Ayla'ya her gün söylerim.

Ayla Hanım uzun süre kalkmadı. Dizlerinin üstündeydi, istasyonun hafif yerçekiminde, toprağın kenarında. Gözlüğünü aldı ama takmadı.

"Ben," dedi, ve o kısa sesin altından bambaşka bir ses çıktı, dokuz yaşında bir sesin, "ben ona ilk kapsülde bir limon yollamıştım. Annemle pazara gitmiştik, en büyüğünü seçmiştim. 'Uzayda limon yokmuş,' demiştim, 'babam limonsuz çay içmesin.' Gümrükte üç kere taramışlar. Mektubunda 'Limon geldi, çekirdeklerini sakladım' yazmıştı. Ben de... ben de sanmıştım ki şaka yapıyor."

"Ayla'ya her gün söylerim," dedim. Yazılanı okudum, başka bir şey değil.

"Her gün," dedi Ayla Hanım. Tank duvarına baktı, ağaca baktı. İlk kez ağaca baktı. Bir boru gibi değil. "Mektup yazmıyormuş. Suluyormuş."

Yukarıdan dedemin sesi geldi, merdivenin başından, çok yumuşak:

"Ayla. Çay demlendi."

Ödendi

Çayı tezgâhta içtik. Ayla Hanım ince belli cam bardağı istedi, aşağıdakini, babasının bardağını. Dedem bir an durdu, sonra benim gözümün önünde, otuz yıllık kurumuş çay izini bir bezle sildi, yıkadı, kuruladı ve doldurdu.

"Limon?" dedi dedem.

"Limon," dedi Ayla Hanım.

Dedem bir dilim kesti, bardağın kenarına koydu. Ayla Hanım çayı içerken pencereden Dünya geçti. Bu sefer Anadolu'nun üstünden. Akşamdı, Kartal'ın ışıkları yanıyordu.

"Bu ağaç bakkala bağlı mı?" diye sordu sonra. Müfettiş sesiyle. "Yani yapısal olarak. Kapak bu modülün zemininde. Arka giriş kullanılamaz durumda. Bakım için bu bakkalın içinden geçmek gerekiyor."

"Evet," dedi dedem.

"Bakkal kimin?"

"Benim."

"Siz kaç yaşındasınız, Kemal Usta?"

Dedem güldü. "Senin babandan otuz yaş büyüğüm artık. Neden soruyorsun?"

Ayla Hanım cevap vermedi. Tabletini açtı, bir şey yazdı, kapattı. Sonra veresiye defterini istedi. Dedem tereddüt etmedi, verdi.

Ayla Hanım ilk sayfayı açtı. Babasının adını okudu: Nail Usta — 1 çay. Ödenmedi. Yanındaki dedemin yazısını okudu: Ödendi. Üstü kaldı.

Göğüs cebinden kalem çıkardı. Kurşun kalem değil, mürekkepli. İstasyonda mürekkepli kalemi en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum. Altına yazdı:

Üstünü almaya geldim. — A.Ö.

Sonra defteri kapattı, dedeme uzattı ve kalktı.

"Raporumu yarın sabah göndereceğim," dedi. "Kırk sekiz saat burada kalma iznim var. Bu gece..." Merdivene baktı. "Bu gece aşağıda uyuyabilir miyim? Toprağın yanında. Yatak gerekmez."

"Battaniye var," dedi dedem.

Şart

Gece saat ikide uyandım. Bakkalın arkasındaki küçük odada uyuyorum, tezgâhın hemen ardında. Kapaktan mor ışık sızıyordu, her zamanki gibi. Ama bu sefer başka bir ses de vardı. Kâğıt sesi. Birinin kalemle bir şey yazdığı ses.

Merdivenin başına gittim, aşağı bakmadım. Bakmamam gerektiğini biliyordum. Bir torunun bazı şeyleri görmemesi gerekir, bir çırağın da bazı şeyleri.

Sabah dedem her zamanki gibi altıda kalktı. Ben de. Ayla Hanım çoktan yukarıdaydı, tulumu giyik, ölçüm çantası kapalı, gözleri kırmızı ama kuru. Tezgâhın önünde, kollarını kavuşturmuş, bizi bekliyordu.

"Raporu yazdım," dedi. "Göndermeden önce birinin duymasını istiyorum."

Dedem Müdür'e baktı. Müdür, hiç sorulmadan, sadece "Dinliyorum," dedi.

"Kısa," dedi Ayla Hanım. "Modül yirmi iki altındaki alan yapısal olarak sağlamdır. Kaynakları otuz yıl sonra hâlâ standartların üstündedir. Alan boşluk değil, odadır. Yalıtım programından kalıcı olarak çıkarılmasını öneririm."

Lal'in sesi geldi kapıdan. Okula gitmeden uğramıştı, elinde o arkası dönük resim. Kimse ona yirmi üçten sonra koridorda olmaması gerektiğini söyleyemezdi, çünkü saat altı buçuktu.

"Ama," dedi Ayla Hanım.

Dedem çaydanlığı sacayaktan indirdi. Bu sefer hızlı değil. Çok yavaş.

"Bir şartım var, Kemal Usta. Rapora yazmadım henüz. Önce size sormam lazım. Size, bir de..." Bana baktı. Gözlüğünün arkasından, doğrudan bana. "Bir de ona."

Pencereden Dünya geçti, sabah olmuştu Anadolu'da.

Ben ilk kez, Dünya'nın bana baktığını hissettim.

Devam edecek.


Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)