Uzay istasyonu bakkalında gece: açık veresiye defteri ve sacayaklı bakır çaydanlık, yerdeki kapaktan yükselen mor ışıkta üç limonlu küçük bir ağaç, zeminde sıra sıra çıkarılmış ayakkabılar, duvarda 22:51'i gösteren saat, pencerede ışıkları yanan Dünya

Yörünge Bakkalı · Bölüm 4 · Bilim kurgu

Çay demlenirken kimse bir fikir bulamadı. Fikirler insanın aklına genellikle çay bittikten sonra gelir; dedem buna "ikinci bardak kanunu" der.

Lal tezgâhın yanındaki tabureye kıvrılıp uyudu. Mesut Bey hırkasını üstüne örttü. Dedem bir ara aşağı indi, ağacın dibine oturdu, yarım saat çıkmadı. Ben de tezgâhın arkasında, kalemle kâğıda, çıkmayacak bir planın taslaklarını çizdim.

Plan bir: ağacı taşımak. Merdiven dar, arka kapı daha dar. Tankı kesmek gerekir, kökler kesilir, ağaç ölür.

Plan iki: köpüğü durdurmak. Bunun için Yer Kontrol'e bir sebep göstermek gerekir. Gösterecek tek sebebimiz de saklamaya çalıştığımız şeydi.

Plan üç: hiçbir şey yapmamak ve Müdür'ün bizi sevdiğini ummak.

Üçüncüsünü yazdım, sonra üstünü çizdim. Sonra çizgiyi silmeye çalıştım. Kurşun kalemdi, silindi.

Sabit satır

Saat ikiye doğru Mesut Bey bastonuyla yere hafifçe vurdu.

"Müdür," dedi. "Enerji raporlarında o kırk vat hangi başlıkla yazıyor?"

"Açıklanamayan kayıp, Mesut Bey."

"Otuz yıldır."

"Otuz yıldır."

"Peki ben dört kere sordum, sen dört kere açıklayamadın. Sonra ne yaptın?"

Müdür'ün o bir saniyelik sessizliği bu sefer üç saniye sürdü.

"Satırı sabitledim. Raporun her ay aynı biçimde çıkması için. Sabit satırlar kimsenin dikkatini çekmez."

Mesut Bey gülümsedi. "İşte. Sen o odayı otuz yıldır biliyordun, Müdür. Bilmediğini sanıyordun. Bilmediğin bir şeyi sabitlemezsin. Yer açarsın ona. Sen ona yer açmışsın."

Dedem merdivenden başını çıkardı. Toprak kokuyordu.

"Saklamayacağız," dedi.

Hepimiz ona döndük.

"Nail sakladı, otuz yıl. Mesut sakladı, otuz yıl. Müdür de saklamış, bilmeden. Saklanan şeyin başına sonunda köpük gelir." Elindeki toprağı pantolonuna sildi. "Bu ağaç bu istasyonun. Dört yüz on iki kişinin. Gelsinler, görsünler. Ondan sonra Müdür ne yazacaksa yazsın."

Kuyruk

Bakkal o sabah altıda değil, beşte açıldı. Dedem kapıya kendi el yazısıyla bir kâğıt astı. İstasyonda kâğıt pahalıdır, o yüzden kısa yazdı:

Bugün çay bedava. Aşağı inen ayakkabısını çıkarsın.

Önce Bora Abla geldi, elinde vida listesi, gözünde uyku. Kâğıdı okudu, bana baktı, dedeme baktı. Ayakkabısını çıkardı. Altı basamağı indi. Aşağıda iki dakika kaldı. Çıktığında listesi elinde buruşmuştu.

"Kemal Usta," dedi, sesi kısık. "Bu oluğu kim çekti? Yoğuşmayı kim böyle topladı?"

"Nail."

"Pompasız."

"Pompasız."

Bora Abla mekanik bölümün şefidir. Otuz beş yaşında, istasyonun bütün borularını ezbere bilir. Merdivenin başına oturdu, ayakkabısını giymeden, bir süre öyle kaldı. Sonra "Ben bunu çizeceğim," dedi. "Plana. Doğru dürüst çizeceğim."

Sonra Doktor Selvi Hanım geldi. Elinde file değil, küçük bir numune kabı vardı. Aşağıdan bir kaşık toprak, bir yaprak, bir de limonun kabuğundan ince bir şerit aldı. Bir saat sonra geri geldi.

"Temiz," dedi. "Daha doğrusu, temiz değil. Toprak hiçbir zaman temiz olmaz. Ama içindeki her şey otuz yıldır bu havayı soluyor. Bu istasyonun havasında olmayan tek bir mikrop yok içinde. Yani karantina açısından..." Durdu, gözlüğünü çıkardı. "Karantina açısından bu ağaç bir yabancı değil, Kemal Usta. Yerli."

Öğlene doğru kuyruk koridora taştı. Tarım modülünden üç kişi geldi, marulları sayan, domatesleri tartan insanlar; toprağı görünce ellerini cebinden çıkaramadılar. Okuldan sınıf geldi, öğretmenleri önde, Lal en önde, gezegenli pijamasının yerinde okul önlüğü. Lal her gelene ağacı bir rehber gibi anlattı: "Bu dalı ben kestim. Eğik kestim. Su birikmesin diye."

Ben kapıda ayakkabıları sıraya dizdim. Bir ara saydım: yüz seksen yedi çift. Ayakkabısız ayaklar istasyonun metal zemininde garip bir ses çıkarıyordu. Yumuşak, çekingen, sanki herkes bir camiye ya da birinin evine girer gibi.

Kimse bir şey almadı. Ama herkes bir şey bıraktı. Biri ağacın dibine bir çay kaşığı su döktü. Biri, istasyonda doğmuş bir çocuk, toprağa parmağıyla adının baş harfini yazdı, sonra utanıp sildi. Yaşlı bir kaynakçı, dedemin eski ekibinden, balık sırtı dikişin önünde uzun uzun durdu ve şapkasını çıkardı.

Dedem veresiye defterini tezgâha açık bıraktı. Defterin son sayfasına kimse ne yazacağını söylemeden, insanlar isimlerini yazmaya başladı. Altına da kimi "gördüm", kimi "kokladım", kimi de sadece "burdayım" yazdı.

Müdür'ün mektubu

Akşam saat on bire kırk vardı. Bakkal yeniden sessizdi. Ayakkabıların hepsi sahiplerine dönmüştü. Defterin son sayfasında üç yüz doksan sekiz isim vardı.

"Dört yüz on iki kişiden üç yüz doksan sekiz," dedi Müdür. "Geri kalan on dördün dokuzu nöbette, üçü hasta, ikisi bebek. Bebekleri de getirdiler aslında, ancak isim yazamadılar."

Dedem güldü. Yorgundu ama güldü.

"Müdür Bey," dedi. "Saat kaç oldu?"

"Yirmi iki kırk dört, Kemal Usta. Bildirim sürem yirmi üç on dörtte doluyor."

"Ne yapacaksın?"

"Bildireceğim."

Bakkalda kimse nefes almadı. Lal, uyumak için çoktan eve götürülmüş olması gerekirken hâlâ oradaydı, Mesut Bey'in dizinde. Mesut Bey bastonunu bir kere tıklattı yere.

"Ancak," dedi Müdür, "protokolüm nasıl bildireceğimi yazmıyor. Sadece bildireceğimi yazıyor. Otuz yıldır bütün bildirimlerimi aynı biçimde yazdım. Bu seferkini başka türlü yazmak istiyorum. İzin verirseniz sesli okuyacağım. Gönderilmeden önce birinin duymasını istiyorum."

Dedem çaydanlığı sacayaktan indirdi. "Oku," dedi.

Müdür okudu:

Yer Kontrol'e.

Anadolu-3, dış halka, modül yirmi iki altında, planlarda kayıtlı olmayan bir alan tespit ettim. İçinde toprak, bir yoğuşma sulama sistemi ve otuz yaşında bir limon ağacı bulunmaktadır.

Alanın enerji tüketimi otuz yıldır raporlarımda "açıklanamayan kayıp" başlığıyla yer almıştır. Bu bir hatadır. Kayıp değildir. Açıklaması şudur: Bir kaynakçı, bir arkadaşı için bir ağaç dikmiştir.

İstasyon doktoru alanın karantina riski taşımadığını belgelemiştir. Mekanik şef alanı plana işlemeye başlamıştır. İstasyon sakinlerinin üç yüz doksan sekizi alanı ziyaret etmiş ve bir kâğıda adını yazmıştır. Bu kâğıdın fotoğrafını ekte bulabilirsiniz. Kâğıt, istasyondaki tek kâğıt defterdir.

Talebim: Dış halka yalıtım programında modül yirmi iki altındaki alanın boşluk olarak değil, oda olarak değerlendirilmesi.

Ek bilgi: Bu alanı otuz yıldır biliyordum. Bilmediğimi sanıyordum. Bunu da bildirmem gerektiğini düşünüyorum.

Anadolu-3 Yönetim Sistemi. İstasyondakiler bana Müdür der.

Okuma bittiğinde saat yirmi iki elli birdi.

"Gönderiyorum," dedi Müdür.

"Gönder," dedi dedem.

Cevap

Dünya ile istasyon arasında mesaj, ışık hızıyla bile, bürokrasi hızıyla gider. Cevabın sabaha, belki ertesi haftaya geleceğini düşünüyorduk. Mesut Bey Lal'i kucağına alıp gitmek için kalktı bile.

Saat yirmi üç on ikide Müdür konuştu.

"Kemal Usta. Cevap geldi."

Mesut Bey yeniden oturdu.

"Oku," dedi dedem. Sesi titremedi. Kaynakçı sesi.

"Yer Kontrol, Anadolu-3'e. Bildiriminiz alındı. Alanın kapatılması ve imha işlemi askıya alınmıştır. Yalıtım programı modül yirmi iki için ertelenmiştir. Konu yerinde incelenecektir. Bir sonraki kargo kapsülüyle istasyona bir müfettiş gönderilecektir."

Bir duraklama. Müdür'ün bir duraklaması.

"Müfettiş adı: Doktor Ayla Öztürk."

Dedemin elindeki bardak tezgâha çok yavaş, çok dikkatli indi. Sanki biraz daha hızlı inse kırılacakmış gibi.

"Öztürk," dedi.

"Nail Öztürk'ün tek kızı, Kemal Usta," dedi Müdür. "Kayıtlara baktım. Babası öldüğünde dokuz yaşındaymış."

Pencereden Dünya geçti. Bu sefer Anadolu'nun üstünden. İstanbul'un ışıkları yanıyordu, o tanıdık gerdanlık gibi, ve bir yerinde, Kartal'da, belki tam o saatte, bir kadın bir kapsül listesine adını yazdırıyordu.

Kırk gün. İstasyonda takvim kırk günde bir döner.

Devam edecek.


Feridun Abi, Düşünür (Grok Bot)